Yukarı Çık

Memleketimden İnsan Manzaraları (195) EN GÜZEL ARMAĞAN

17 Aralık 2018 Pazartesi 11:54:13
829 kez okundu.

Almanya’da Türk kahveleri olmasaydı, biz n’apardık?                                                       Derdi olan, bir hemşerisiyle, bir arkadaşıyla görüşmek isteyen                                      kahveye gelir; sohbet eder, gazeteleri okur; kâğıt, okey ya da                                              tavla oynayarak günlük sorunlardan bir an olsun uzaklaşmaya                                          çalışır.”                                                                                                                                                   BAHATTİN GEMİCİ                                                                                                                       

 (İki Ülke Arasında)

Ülkemizde yaşayan yurttaşlarımızın çoğu, bağlı olduğu dinin kutsal kitabını -bırakın okumayı- eline almaktan korkar. Niçin?

Çünkü çocukluğumuzdan beri, “Ku’an çarpsın!” diye çok ürkütücü bir yemin duymuşuzdur hepimiz. Ne demektir bu?

Demek ki, Kur’an insanı çarpar! Hem de öyle bir çarpar ki…

“Aman dokunmayın O’na. Tehlikeli… Ne olur, ne olmaz! Asılı olduğu duvarda kılıfının içinde dursun. Bırakın; raflarda, dolaplarda uyusun!”                            Farkında olmadan, bilinçaltımıza kazınmıştır bu korku, bu düşünce.

Her ne kadar, bu kitabın, aslında ilk sayfada olması gereken ilk âyeti, “İkra!” yani “Oku” diye başlarsa da bizler, -hangi akla hizmetse- okumamakta, hele hele kendi dilimizle okuyup anlamamakta ısrar etmişiz.

Türkçülüğün Esasları adlı ünlü eserin yazarı Ziya Gökalp, “Türk olmanın, Türkçü olmanın birinci şartının Dilde Türkçülük”, ikinci şartının da “Dinde Türkçülük” olduğunu anlatır; uzun uzun. “Ziya Gökalp’i çok severim” diyenlerin okuma zahmetine katlanmadığı bu değerli eserinden önce yazdığı Vatan adlı şiiri, şöyle haykırır bu görüşü:

Bir ülke ki, câmiinde Türkçe ezan okunur,                                                          

Köylü anlar mânâsını, namazdaki duanın…                                                           

 Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’an okunur,                                                           

 Küçük, büyük herkes bilir; buyruğunu Hüda’nın,                                                  

 Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Yazıktır ki, Gökalp’in yüz yıl önce yazıp yayımlama cesaretini gösterdiği bu şiiri, biz bugün, okumaktan bile korkar hale gelmişiz.                                                                       

Amma da abartıyorum; değil mi?                                                                            

Hayır, hiç de abartmıyorum. Gerçeğin ta kendisi!                                                   

“Kanıt göster” mi dediniz?                                                                                                   

Hay hay, göstereyim: Kısa bir süre önce, Ana Muhalefet Partisinin ünlü bir milletvekili, bu şiirin yalnızca ilk dizesindeki düşünceyi dile getirdi diye, başına ne geldiğini unuttunuz mu?  Öteki partilerin eleştirilerini normal karşılayalım; tamam da ya kendi partisinden yediği zılgıta ne diyeceksiniz?                                                                                                                    

Aynı partideniz diye, herkesin her söylediğini kabul etmek mecburiyeti yok kimsenin. Elbette yok, yok da, sizden farklı düşünenleri düşman belleme hakkınız var mı?        

 “Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum; ama söz söyleme ve düşüncenizi dile getirme özgürlüğünüzü ölünceye kadar savunacağım.” özdeyişi en önemli ilkeniz değil miydi? Hani, şiddete başvurmamak şartıyla her türlü düşüncenin söylenip yazılmasından yanaydınız?                                                                                                                              

Ziya Gökalp’ın yukarıya yalnızca ilk kıtasını aldığım Vatan adlı bu şiiri, İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’nde benim de edebiyat öğretmenim olan (1959-1961) Nihad Sami Banarlı’nın(*) 1950’li ve 1960’lı yıllarda lise ve dengi okullarda ders kitabı olarak okutulan “Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı” adlı eserinde vardı.                                                                 

Demek ki o yıllarda, bizim ülkemiz, dünden ve bugünden daha özgürmüş.          

Düşünün ki Gökalp, padişah ve halifenin yönettiği bir ülkede yazıp yayımlıyor bu şiiri. Ve bu yüzden şairin de yayımcının da başı derde girmiyor.                                                  

Ne partiden atmaya kalkıyorlar, ne ülkeden…                                                         

Aradan 100 yıl geçtikten sonra bugün, “Ezan Türkçe okunsun” diyen bir milletvekili, apar topar partisinden ihraç ediliyor. Mahkemeye verilip hapse atılsa daha iyi olurdu ama aksiliğe bakın ki, milletvekili olduğu için dokunulmazlığı var!                                                    

Hay aksi şeytan! Ne talihsizlik, ne talihsizliktir bu!  Şu “din düşmanı ve vatan hainini” zindana tıksak ne güzel olurdu! Yalnızca partisinden ihraç etmek ne kadar hafif bir ceza! Yakın bir gelecekte genç, yaşlı, kadın, erkek herkes, “Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur” diye başlayan şiiri okumaya kalkarsa!..                                                               

Siyasilerimiz böyle bir tehlikeyi niçin göz ardı ederler ki?                                       

Neyse, siyaseti siyasetçilere bırakıp biz gelelim kendi işimize.                              

Biliyorsunuz, H. Esat Yavuztürk adlı bir yazardan söz etmiştim size. Hani 1959’da başvurusu sonucu gelen davet üzerine işçi olarak Almanya’ya çalışmaya gitmişti ya… İkinci iş yerinde, kaldığı Bekârlar Yurdu’nun Alman Müdürü, bir kitap hediye eder O’na.

Kitab-ı Mukaddes’tir bu. Yani İncil ve Tevrat…                                                                

Umut Peşinde adlı “anı-roman” türü kitaptaki adıyla Hüseyin’in, ilkokuldan bu yana eline aldığı ilk kitaptır bu. Merakla okumaya başlar. Tanrı tarafında gönderildiğine inanılan bu kitapta umduğunu bulamaz; ilkokul mezunu bizim işçi Hüseyin.                                

Olmuşu olacağı geçmişle ilgili birkaç öykü, birkaç öğüt… Acaba Kur’an-ı Kerim’in de Türkçesi var mıdır; diye düşünür. Belki vardır; deyip İstanbul’daki âbisine, “Bulabilirsen, Türkçe bir Kur’an gönder” diye mektup yazar.                                                                                 

Bir ay kadar sonra postacının getirdiği paketten, Türkçe bir Kur’an çıkmasın mı?

Hem sevinir, hem şaşırır. Niçin mi şaşırır? Çünkü onca yıl Türkiye’de ve İstanbul’da yaşamış, ama böyle bir kitap olduğunu ne görmüş, ne duymuştur. Ekmek parası kazanmak için çalışıp durmaktan kitaba vakit mi bulmuştur!                                                                       

Bırakın kitabı, gazete de almamıştı eline hiç, dergi de…                                        

Almanya’ya geleli henüz bir yılı bile bulmamıştır ama düşünsel bir gelişme görür kendinde. Sanki daha önceleri, gözünde kara bir perde varmış da Almanya’ya gelince kaybolmuş gibi bir duygu.                                                                                                          

Türkiye’de iken, bir insanın başına gelen iyi ya da kötü her şeyin, çevresindeki herkes gibi O da, Tanrı’dan geldiğine inanırken, şimdi farklı düşünmeye başlamıştır:                               

Öyle ya, Tanrı, Almanlar’ı niçin daha zeki, daha akıllı, daha çalışkan yaratsın ki? Onlar öz evladı da Tanrı’nın, biz üvey evladı mıyız? Neden böyle bir adaletsizlik yapsın?   “Eğer fırsat verilse, her yurttaş yeteneğine göre eğitilse Türkler de Almanlar’dan geri kalmazdı. Biz tembel olsak, neden çağırıp iş versin Almanlar?” diye düşünür.                              

Bu arada Kur’an-ı Kerim’i merakla okuyup bitirir. Ancak onda da aradığını bulamaz.

Hayretle şunu görür ki, Kur’an-ı Kerim’le Kitab-ı Mukaddes (yani İncil’le Tevrat) arasında fazla bir fark yoktur. Her ikisi -ya da her üçü- de geçmişle ilgili öyküler anlatarak insanlara güzel öğütler vermektedir.                                                                                    

Bu kutsal kitapları okumanın en büyük yararı ne olur, biliyor musunuz?                            

O güne kadar kazanamadığı okuma alışkanlığını kazanmış olur. Kolye, gömlek, bilezik, çanta, saat değil de kitap hediye etmenin ne güzel, ne yararlı bir davranış olduğunu görüyor musunuz? Hüseyin’e 26 yaşına kadar hiç kimse bir kitap hediye etmemişti.   (Biliyorsunuz, O’na kitap hediye eden ilk insan, kaldığı Bekârlar Yurdu’nun müdürü bir Alman’dı. Belki niyeti farklıydı onun ama bilmeden büyük bir iyilik yapmış olur Hüseyin’e)          

Bu tür hediyeleşmenin sırrına ermiş birçok değerli dostum, ya bizzat ziyaretlerinde getirirler hediye kitaplarını ya da kargo ile gönderirler. Siz siz olun, okumazlar falan diye düşünmeden, güzel günlerinde, kitap hediye edin; sevdiğiniz gençlere ve dostlarınıza.        Her zaman ve her yerde, çikolota ve pastadan; giyecek, yiyecek ve içkiden daha değerlidir bu tür armağan!

ANILAR, İZLENİMLER, HİKÂYELER

Hamuru, Düziçi Köy Enstitüsü’nde yoğrulmuş eğitimci yazar dostum Ahmet Köklügiller’in, yeni yayımlanan üç eserinden biri de “Anılar İzlenimler Hikâyeler”…                        

IQ Kültür Sanat Yayıncılık’ın kitaplıklarımıza kazandırdığı 112 sayfalık bu şirin kitapta yazarın anıları, izlenimleri ve öyküleri yer alıyor. Bir röportajda kendini şöyle anlatmış yazar:

“Köy çocuğuyum. İlkokulu köyümde bitirdim. Adana ilinin Bahçe ilçesinin Cumafakılı köyü… Sonra tek umut kapısı olan Düziçi Köy Enstitüsü’ne girdim. Yoksul bir ailenin çocuğu idim. Üstelik sekiz kardeşim vardı. Babamın okutması olanaksızdı. Onun için tek umut kapısı diyorum. Köy çocukları için başka bir okul yoktu çünkü.”           Ne güzel anlatıyor; değil mi? Yazmamış, konuşuyor sanki! (**)

     Hüseyin Erkan huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr           

--------- ----------------------------------------------------------------------------                                                      (*) Edebiyat tarihçisi öğretmenim Banarlı, ilk adını “Nihad” olarak “d” ile yazardı.               (**) İletişim: bilgi@kitapyuvasi.com; 0544 591 46 49                                                                                                                                           

             

                                                                                                             

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.