Yukarı Çık

1919’un 100. Yılı

13 Şubat 2019 Çarşamba 12:18:55
494 kez okundu.

Batı sömürgesinin sınırlarımıza göz dikişinin ilk girişimi değildi Sevr.

1838 Balta Limanı Ticaret Anlaşması ile başlayan süreçle beraber, bir vilayetten mal gönderen Müslüman yerli tüccar, devlete transit gümrük vergisi ödediği halde İngiliz tüccar bu vergiyi ödemediğinden, Müslüman tüccarların bir başka Osmanlı şehrine bile mal göndermesine, yüksek vergilerden dolayı rekabet edebilmesine, ticaret yapmasına fiilen olanak kalmamıştı.

Ardından peş peşe buna benzer antlaşmalar Fransa, İsveç, Norveç, İspanya, Hollanda, Belçika, Danimarka ve Portekiz'le de imzalanmıştı. Bu antlaşmalar Osmanlının yerli üretim ve ticaretini büsbütün bitirdi. 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı ile Avrupa devletleri Osmanlı üzerindeki iktisadi, siyasi, kültürel, askeri etki ve denetimini bütün hatları ile kurmuş; iyiden iyiye yerleştirip, pekiştirmişti.

Ardından Osmanlı topraklarının paylaşılması “operasyonları” gündeme gelecekti.1857 yılından itibaren Osmanlı Devleti sınırları içinde misyoner okulları tüm hızıyla faaliyetlerini sürdürdü.

Emperyalizminyenidünya düzeninde sınırlar kevgire dönecek, mallar ve sömürgenin sermayesi rahat dolaşacak, Batı’da biriken mallar ve üretim gücü transferi ile küresel sermaye, sınır tanımayan bir sistem haline gelecekti. Bu sistem içinde avlanacak devletler, güçsüz dirençsiz olacaktı.

Yani kültürler, alabildiğine bölük pörçük ve kendi içinde çatışır olmaları gerekiyordu.

Osmanlı’nın iflasından çıkarılabilecek önemli dersler vardı.

Bütün bu sürecin geldiği noktada İstiklâl Savaşı kahramanları, tam bağımsızlık ve hukuk arayışındaydı. (Müdafaa-i hukuk cemiyetleri)

Onlar, büyük milletin ancak kendi Milli Devlet’ini kurarak bu badireleri aşabileceğini ve aydınlığa bir tek bu yol takip edilerek ulaşılacağını biliyordu.

Emperyalizme karşı verilen kurtuluş mücadelesinin adı, bu nedenle İstiklâl Savaşı’dır.

İstiklâl Savaşı sonunda bütün misyoner okulları (birçoğu kendiliğinden) kapandı.

Avrupa devletleri ile olan ilişkiler, karşılıklı çıkarların korunması ilkesine dayalı olan bir “denge” politikasına doğru yönlendirildi.

Dolayısıyla, emperyalizmin, Cumhuriyet Türkiye’sinden “tek yanlı” çıkar istemesi artık söz konusu bile olamazdı.

Yayılmacı güçlerin beklemedikleri bir durumdu bu: Mustafa Kemal Atatürk’ün ışığında milli değerler birden güçlenmeye başladı.

Dünya’da yeni medeniyetler ve bunların oluşturduğu kuşaklar oluştu.

Yeni oluşumlar “kültür birliği ve kültür akrabalığı” idi.

Emperyalizmin de yeni hedefi, bu kültür kuşaklarını dağıtmak, zayıflatmaktı.

Evet, ama nasıl?

Derken 1938 yılı geldi. 10 Kasım! ...

Türkiye’nin bağımsızlık ilkesi artık yavaş-yavaş sallanmaya başlanabilirdi.

Atlantik ötesine doğru usul-usul dümen kıran bir yönetici kadro ve bürokrasi ağı yaratmak gerekiyordu.

Bunun için yine Mustafa Reşitlere, Prens Sabahattinlere, Damat Feritlere ve çağdaşcon-con aydınlara (!) ihtiyaç vardı.

Bunlar da hazırdı.

Hepimiz onları bazı üniversite panellerinde, radyo, televizyon ve gazetelerde görmekteyiz.

Bunlar kullanılarak tarih yeniden yargılanmaya çalışılacaktı.

Atatürk'ü unutturmanın bir yolunu bulmak gerekiyordu.

Ama olmadı, başaramadılar, unutturamadılar, unutturamayacaklar:

Kendilerine göre ve kendileri için yaparlarsa bu iş olmaz!

Hatırlayın; “Atatürk hepimiz için gördü ve yaptı!…" demişti Feyzullah Aktan.

"ATATÜRK gibi düşünmek" ne demekti?

Her ayrıntıyı görmek, önemsemek, ama tablonun bütününü gözden kaçırmamak, planlı, projeli, yaratıcı düşünmek demekti elbet.Sömürgeci sermayeden ziyade, zekâ, dikkat ve iffet; teknik ve metodik çalışmasını bilmekti.

Ve hepimiz için görmek, herkes için yapmak, kimsesizlerin kimsesi olmaktı1919 hareketi ve ruhu.

___________ / __________

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.