Yukarı Çık

Cennet Yalnız Bizim Olsun!

16 Nisan 2019 Salı 11:55:08
427 kez okundu.

Suçlu

aramayalım mazeret

kabul edelim ki artık

az çok suçluyuz hepimiz.

 

yalanım yok en başta ben

ve benim dostlarım

benim arkadaşlarım…

 

kim derse ki “olanlarda

benim hiçbir suçum yok”

alnını karışlarım!

(H. E.)

1960 – 1970’li yıllarda, Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında, haftada ya da on beş günde bir makalesi yayımlanan yazarlardan biri de Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk’tü. (*)

Farklı bir yazardı O!

“Nasıl yani? Nesi farklıydı?” diyeceksiniz. Söyleyeyim:

Aynı gazetede köşe yazarı olan İlhan Selçuk gibi, ele aldığı konular ve işleyişi farklıydı.

Biliyorum, yeterli olmadı bu cevap. Şöyle anlatmaya çalışayım:

Çok iyi bildiğiniz gibi, birçok yazar, herkesin bildiğini, herkesin düşündüğünü yineleyip durur yazılarında. Akademisyen Koçtürk ise, o güne dek bildiklerimizin, inandıklarımızın tersini söylüyordu.

“Bu çok yuvarlak bir söz… Örnek ver.” derseniz… Haklısınız, en güzeli örnek vermek:

Doç. Koçtürk, “domuz” konusunu işlemişti, birkaç makalesinde.

Domuz!.. Dinsel kaygılarla, bırakın etini yemeyi, sütünü içmeyi, adını bile ağzımıza almaktan korktuğumuz bir hayvandı o. Diyordu ki Koçtürk, mealen:

“Her bakımdan çok yararlı bir hayvandır domuz. Eti çok lezzetlidir. Beslenmesi ve yetiştirilmesi kolaydır. Her artığı yer.

Koyun, keçi, sığır genellikle tek yavru doğururken, domuz birkaç yavru birden yapar. Sözgelişi koyun, ancak birkaç yılda 25 – 30 kilo et verirken, domuz altı ayda 60 – 70 kiloya ulaşır. Dolayısıyla, domuz beslemek çok daha kârlıdır.

Ayrıca, Tanrı’nın domuz etini haram kılması söz konusu olamaz. Bu inanç, Mûseviler’den geçmiş bir âdettir. Koyunu, keçiyi helal kılan Tanrı, ne diye kendi yarattığı domuzu haram kılsın ki?”

Koçtürk’ü okuyuncaya kadar, hiç düşünmediğim bir konu idi bu. Bildiğim tek şey, “Domuz eti haram!”  Neden, diye sorduğumuzda, ‘Domuz eti çok yağlı imiş de, insanı hasta edermiş de…’ derler, biz de olduğu gibi kabul ederdik. “Bizi hasta eder de Rusları, Almanları, İngilizleri, Amerikalıları neden hasta etmez?” diye sormak aklımıza gelmezdi.

Oysa, benim köyümde etin yağlısı makbuldür. Hanımlar, “Yağsız et alma sakın herif!” diye tembih ederlerdi eşlerine. Hayvan alıp satılırken de yağlı olup olmadığı özellikle kontrol edilir; yağlı hayvanlara daha fazla fiyat biçilirdi.

Aklımı dinsel bir çember içine hapsetmediğim için, Doç. Koçtürk’ü çok haklı bulmuştum ben. Başka bir makalesinde, önemli bir noktaya daha dikkatimizi çekiyordu. Diyordu ki:

“Dünya haritasını açıp önünüze koyun. Müslümanların yaşadığı coğrafyalara bakın. Genellikle çöller göreceksiniz. Niçin? O ülkelerde domuz eti yenmediği için…”

Ne ilgisi mi var? “Var, bir ilgisi var.” deyip nedenlerini açıklıyordu:

“Böyle giderse, yani domuz eti yememekte inat edersek, yakın gelecekte Türkiye de çöle dönecek. Bu tehlikeyi hiç de gözden ırak tutmamalı.” diye uyarıyordu bizi.

“Bu doçent, profesör oldu mu?” diye sorarsanız, öyle mi?

Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz siz!

Böylesine deli saçması fikirleri savunan bir insanı profesör yapar mıyız biz!

Durup dururken, niçin böyle bir konuyu mu ele aldım bugün?

Ayhan Tunca’nın, “Köy Enstitüleri ve Kepirtepe” adlı eserinde, “Sarımsaklı Çiftliğinde, Kepirtepeliler. Bir öneri: “DOMUZ BESLEYİNİZ!” başlıklı sayfayı okuyunca anımsadım Koçtürk’ü. Önce o sayfayı özetleyeyim size:

Yıl 1943… Kepirtepe Köy Enstitüsü son sınıf öğrencileri eğitim amaçlı geziler yapmaktadır. Bir gün, Lüleburgaz yakınındaki Sarımsaklı Çiftliği’ne giderler. Varır varmaz şaşırır hepsi. O çiftlikte domuz da beslenmekteymiş çünkü. Ve öğrencilerin tümü ilk kez görmekteymiş domuzu.

“Niçin domuz besliyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtlar çiftlik müdürü:

“Domuz beslemek, çok kazançlı bir iş… Bakımı kolay ve çok ucuz… Bitki kökleri ve yemek artıkları ile besleniyorlar. Yediklerini kısa zamanda ete dönüştürüyorlar. Biz de canlı olarak İstanbul’a götürüp satıyoruz.”

Müdür, bu bilgiyi verdikten sonra, şunu da söyler:

“Çocuklar! Bu çok kazançlı bir iştir. Öğretmen olup köylere gittiğinizde mutlaka domuz besleyin! Biz çiftlik olarak sizlere elimizden gelen yardımı yaparız.”

Geziye katılan öğrencilerden Fettah Biricik; “Siz ne diyorsunuz Müdür Bey! Böyle bir şey yapsak, boklu sopayla kovalar bizi köylüler.” der.

Müdürün tavsiyesi şu olur:

“Siz bu işi köyün görünür yerinde, kenarında değil de uzağında, kapalı bir alanda yapabilirsiniz.”

Çiftlik müdürünün bu önerisini benimseyip de denemeye kalkan olmaz hiç.

Eski köye yeni âdet getirmenin kolay bir iş olduğunu mu sanırsınız siz!

Yıllar sonra, o geziye katılanlardan Yusuf Asıl şöyle diyecektir:

“Eğer bu işi bir arkadaşımız yapmak isteyip denemeye kalksaydı, Köy Enstitülerinin kapatılması için canla başla çalışanların eline öyle büyük bir silah verilmiş olacaktı ki!..”

Boş verin siz domuz beslemeyi, domuz eti yemeyi! Amerika’dan, Avustralya’dan sığır ithal ederiz biz. Etin kilosu 60 – 70 TL imiş; olsun!

“Domuz eti yiyenler cehennemi doldursun! Biz domuz eti yemeyeceğiz; cennet bizim olsun!” diyenlere bir sözüm yok.

Yok da ben yine de, “Koçtürk’ün bundan yarım yüzyıl önce büyük bir cesaretle savunduğu fikri, önyargılarımızı bir yana bırakarak özgürce tartışsak” desem, dinleyen olur mu beni acaba?

-------------------------------------------------------------------------------------

(*) Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk: (1918 – 1994) Askeri Veteriner ve Beslenme Uzmanı. O yıllarda, ABD’den ithal edilen soya yağına karşı zeytinyağını, süt tozuna karşı ısrarla tarhanayı savunmuştur.        

 

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.