Yukarı Çık

Niçin Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı / ALİ DÜNDAR

17 Nisan 2017 Pazartesi 10:54:10
511 kez okundu.

Cumhuriyet, Batı’nın sömürgen ve anamalcı/yayılmacı devletlerine karşı verilen onurlu bir savaşımın ürünüdür. Tam bağımsızlığı amaç ve ilke edinmiş bir ulusal savaşımın sonucudur. Batı’nın, ülkemizi sıkboğaz eden anamalcı ve yayılmacı çemberini kırarak Cumhuriyeti kuranların temel erekleri, gene de, Batı’ya karşın Batılılaşmaktı. Fakat bu hiçbir zaman Tanzimatçi anlamda bir Batılılaşma olmayacaktı. Bilindiği gibi, Tanzimatçıların sindirimsiz, çarpık batılılaşma görüşleri yüzünden ulus ve ülke batağa sürüklenmiş; Osmanlı İmparatorluğu yarı sömürgeleşmiş bir “hasta adam” durumuna düşmüştü. Kurtuluşu ve kuruluşu hazırlayan devrim önderlerinin Batılılaşma erekleriyse: Toplumsal etkileşim ve dermeşim sürecinde İNSAN’ı etkin ve egemen kılarak, inanç ve inakların önüne us’u geçirmek suretiyle kemikleşen feodal ve dinerkil yapıyı kırmak ve toplumsal kurumlaşmayı bilimin öncülüğünde gerçekleştirmekti.

Ne var ki; Osmanlı’dan Cumhuriyetçilere kalan: Yanmış yıkılmış bir ülke, yaşam gücünü ve umudunu yitirme aşamasına gelmiş, yazgıcılığa yargılı, her yönüyle yoksul ve yoksunluklar içinde bir köylü topluluğuydu. Ülke baştanbaşa yanmış yıkılmış bir köy görünümündeydi. Başta Atatürk olmak üzere, Cumhuriyetin kurucuları, bu koca köyün canlandırılarak toplumsallaştırılmasını, ulusal diriliş ve ulusal derneşimle eş değerde görünüyorlardı. Devrimin önderi, 1.3.1922 günü Meclis’te yaptığı bir konuşmasında “Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir?” diye soruyor ve yanıtını da gene kendisi veriyordu. “Türkiye’nin gerçek sahibi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde herkesten çok gönenç, mutluluk ve varsıllığa layık olan köylüdür.” Böylece, ulusal tarihimizde ilk kez, en yüksek düzeyde kendini duyumsatan bir köy sorunsalı gündeme geliyor, bunun sonucunda da, gerçek bir toplumcu yasa örneği ve dil anıtı olan 442 sayılı Köy Kanunu ortaya çıkıyordu.

Bir yandan dilimizin abecesi oluşturulur, Halkevleri açılır, Türk Tarih ve Dil Kurumlarının temelleri atılırken; öte yandan, bu kurum ve kuruluşlarda görev ve sorumluluk üstlenecek, devrimin iletisini yurdun dörtbucağına ulaştıracak yetkin ve yetişmiş insan sorunu dayanıyordu devrimcilerin kapısına. Oysa onlar çoktan kararlarını vermişler ve amaçlarını tasarlamışlardı bile. Buna göre 1. Ulusal eğitimciliğimizin yakın amacı: Yeni abecenin en kısa sürede yurt ölçeğinde yaygınlaştırılarak, karabilgisizliğin yenilmesi olmalıydı. Bunun için öncelikle halk yığınlarının okullara ısındırılması; okul olarak kullanılabilecek yerlerin hazırlanması ve her yaştan çocuk ve gençlerin bu yerlere çekilmesi için devletçe gerekli önlemlerin alınması; 2. Özverili, cumhuriyetçi ve ulusçu yurttaşların yetiştirilmesinin, öğretim kurumlarının her aşamasında başlıca ilke olarak benimsenmesi; 3. İnsanlarımızın anıksal, düşünsel gelişmelerinde olduğu gibi beden bakımından da sağlıklı yurttaşlar yetiştirilmesine özen gösterilmesi; 4. Eğitim ve öğretimde izlenecek yöntem, verilecek bilginin yurttaşların yaşamları boyunca kullanabilecekleri türden ve onları mutlu edecek içerikte olması; 5. Verilecek bilgi ve eğitimin içeriğinin, her türlü boşinan ve inaklardan, usdışı düşüncelerden ulusal bütünlüğü bozucu bir takım safsatalardan arındırılmış olması; 6. İnsanlar eğitilir ve öğretilirken, onların girişimcilik ve araştırıcılık yönünde heves ve isteklerinin kırılmamasına; kendilerine her durumda yol gösterici ve sevecen bir tutumla yaklaşılmasına; kişilikli, kendine güveni artmış, olayları yargılayıcı bir algıyla kavramaya hazır yurttaşlar olarak yetişmelerine öncülük edilmesi. 1 öngörülüyordu, yeni ve yetkin insanı yetiştirme tasarısında.

Ancak bu yetmez. Yıllar geçtiği halde yapısal bir derneşim sürecine girilemediği, ülke nüfusunun neredeyse %90’ını oluşturan köyde henüz iç açıcı bir kımıldanmanın bir canlanmanın ortaya çıkmadığı yıllarda Atatürk çevresini yeniden sıkıştırmaya başlar. Bunun sonucu olarak, dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galib’in başkanlığında, aralarında o zaman müzeler müdürü olan İ. Hakkı Tonguç’un da bulunduğu bir Köy İşleri Komisyonu” oluşturulur. Komisyon (7-28.6.1933) yirmi bir gün çalışarak şu kararları alır: “Öyle bir köy öğretmeni tipi yaratmalıyız ki, o yalnız köylünün inançlarını işlemek, toplumsal davranış ve kurallarını etkilemekle kalmasın. Köyün maddi yüzünü, ekonomik hayatını da değiştirsin.” Komisyon, belirlenen bu amacı gerçekleştirecek olan öğretmenin niteliklerini de şöyle sıralar: “1. Köyün inanışlarına etkili olma niteliği. Yani, devrimcilik, cumhuriyetçilik, demokratlık/laiklik gibi, Cumhuriyetin temel ilkelerinin köyde rehberliğini yapabilmek.

 

ERTESİ GÜNE GİRECEK OLAN

2. Köyün toplu yaşam ve davranışlarını etkileyebilme niteliği. Yani Yurttaşlar Yasası’nın köyde uygulanması, bu yasanın ailede ve beşeri ilişkilerinde köy halkının severek ve benimseyerek uygulanmasına önderlik edebilmek. 3. Köyün maddi ve ekonomik yaşayışına etkin ve etkili olma niteliği. Yani, gelişmiş tarımsal yönetim ve tekniklerin köye girmesine, mal değişimi ve düzenli/denetimli Pazar ilişkilerinin oluşumuna öncülük edebilme. 4. Bütün bunların önünde çağdaş bir aydın olma niteliği. Yani, iyi yetişmiş, işinin ve mesleğinin temel tekniklerini kavramış, bunun yanında devrimin ilke ve felsefesini yürekten benimsemiş ve özümlemiş bir yetkin kişi olmak. 2”

Komisyon yazanağı hemen Atatürk’e iletilir. Atatürk dikkatle okur ve bunun yürürlüğe konulması, uygulanabilirliğinin sağlanması için gerekli çalışmaların başlatılmasını buyurur. Kendisi de bir sırasını düşürüp konuşur. Girişimi “uygarlık savaşımı” olarak niteler ve şunları ekler: “Şimdi uygarlık savaşımına giriyoruz. Uygarlık savaşımı demek okullaşmak, eğitimleşmek demektir. Bu savaş kazanılmadan henüz hiçbir şey bitirilmiş sayılmaz. Bu savaşımı da, bir takım zaman alıcı kuramlarla, boş sözlerle değil, yaşamsal bir eğitimleşme özverisiyle, bir eğitimleşme/okullaşma disipliniyle kazanacağız.”3 Bu arada Kayseri’de Zincidere, İzmir’de Kızılçullu, Eskişehir’de Çifteler köy öğretmen okulları ve daha sonra aynı yerlerde eğitmen kursları açılmıştır. Ancak alınan sonuç iç açıcı değildir. Salt halkı okur/yazarlaştırma amacını güden bu girişimlerin de aşılması tartışmaları başlar. Toplumu, Türk devrimi, ilkeleri ve felsefesi bağlamında eğitici bir davranış oluşturan eğitimleşme sürecine henüz girilmemiştir. Bu tartışmalar sürerken Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’na gelmesi başta İ. Hakkı Tonguç olmak üzere, yeni bir öğretmen tipi yaratma arayışı içinde olanları yüreklendirir. Yeni abecenin yaygınlaştırılması; toplumun anadilini yazılı konuşma düzeyine gelebilmesi; ülkede ekinsel/tutumsal yönde kurumlaşmaların başlaması ve insanların, her gün yeni yeni aşamalarla kendini belli eden yapınbilimsel4 yaratı ve bulgulara uyarlanabilmelerini kolaylaştıracak, buna öncülük edecek sağlıklı bir eğitimleşme atılımına gerek olduğu gerçeğiyle yüz yüze gelinir. Cumhurbaşkanı dâhil, devletin yüksek kadrolarında tartışılan eğitimleşme sorunsalı Köy Enstitülerini gündeme getirir. Köy Enstitüleri, oluşum felsefesinde ve uygulamayı düzenleyen yasa ve yönergelerinde “çok amaçlı eğitim kurumları” olarak düşünülmüştür. Öğretmenim S. Eyuboğlu’nun, çok yerinde bir nitelemesiyle, Köy Enstitüleri, “Bir kişinin atacağı dev adımlarından çok, bin kişinin atacağı İNSAN ADIMLARI’nı yeğleyen.” bir felsefenin ürünüdür.

Bu insancıl felsefenin ürettiği Köy Enstitüleri, uygulamada şu ilkeleri eğitimleşme/okullaşma amacı olarak benimsemiştir: 1) Köy Enstitülerinde uygulanan eğitim/öğretimin her aşaması anadili verileri, anadili becerileri üzerine kurulmalı; öğrencinin anadilini geliştirmesi, onu, sözlü ve yazılı anlatım aracı olarak, en yetkin biçimde kullanma becerisi kazanması, anadilini bayraklaştırması için önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. 2) Her enstitü çalışmalarını kendi olanaklarına göre tasarlamalı ve bunu günlük, aylık ve yıllık izlencelerle belirlemelidir. Bunu yaparken, öğretmen ve öğrenci, Enstitüde görevli usta öğretici ve iş görenler dâhil herkesin katkısı ve düşüncesi alınmalı, yapılacak işler ve düzenlenecek izlenceler açıkça tartışılmalıdır. 3) Her öğrencinin anlıksal ve bedensel yaratıcılığını açığa çıkaracak iş kolunu seçmesine; derslik ve işliklerde, öteki eğitim alanlarında çalışma ortamının, sağlık kurallarına göre bakımlı bulundurulmasına; öğrencinin ve çalışanların ruh ve beden sağlıklarını bozabilecek olumsuzluklara yer verilmemelidir. 4) Dersliklerde ve öteki çalışma alanlarında öğrencinin ve çalışanların kişiliklerini zedeleyecek, onurlarını kıracak ya da onların dersliklerde ders alımlarına, işliklerde işe ve yaratıcı eyleme yönelmelerine ket vurabilecek, isteksizleştirebilecek tutum ve davranışlardan sakınılmalı; derslikler ve iş alanları birer korkutma, sindirme ve dayatma yeri olmaktan çok, öğrencinin seve seve girip çıkabileceği, arkadaşları ve öğretmenleri, usta öğreticileriyle rahat ilişki kurabileceği yerler olmalı; öğrencilerin birbirleriyle yarışmaya, birbirlerini kıskanmaya yöneltecek ders ve iş etkinliklerinden sakınmalı, öğrencide varlığı duyumsanan gizli gücün yaratıcı etkinliklere yönlendirilmesi; öğrencinin yaratıcılıkla kanıksandırılması ilke olmalıdır. 5) Her enstitünün kendi üretimiyle bütün gereksemelerini karşılaması ilke olarak benimsendiğinden, tasar ve izlenceler hazırlanırken bu temel ilkenin gözden kaçırılmaması gerekir. Ancak, ille de bunu gerçekleştireceğiz diye, olanakların ve olağan sınırların zorlanarak, öğrencinin ders saatlerini aksatacak, yorgunluğuna ve yaratma, çalışma umutlarının kırılmasına; anlıksal ve bedensel sağlığının bozulmasına nedence olabilecek girişimlerden; öğrencinin dinlenme ve eğlenme zamanını kısıtlayabilecek düzenlemelerden kesinlikle kaçınılmalıdır. 6) Öğrenci, yetiştiği enstitüyü, kendisi için, ailesi, yakınları ve çocukları, çalıştığı köy halkı için sürekli başvurabileceği, bir tür danışma/dayanışma ve iletişim odağı olarak benimsemeli; bunun için de, daha öğrencilik yıllarında onu, enstitüden soğutabilecek, ondan uzaklaşmasının nedeni olabilecek söz, tutum ve davranışlardan sakınılmalı; öğrenci, oradan mezun olduktan sonra da, bu kapının kendisine açık olduğunu, yazı, mektup ve telefonla istediği öğretmenine, yöneticisine sıkıntılarını, sorunlarını açabileceğini, çözüm isteyebileceğini bilmeli ve buna yürekten inanmalıdır. 7) Çağdaş, laik ve demokrat insan olmanın temel felsefesi diyebileceğimiz, “üretmeden tüketmenin en büyük ahlaksızlık olduğu gerçeğini” öğrenci, üreterek ve de üretime katılarak, ürettiklerini arkadaşları ya da çevresindekilerle paylaşarak; düşünsel ve bedensel emek kaynaklı üretimin tadına ve beğenisine vararak algılayabilmelidir. Üretmeden tüketmenin neden ahlaksızlık sayılabileceğini her öğrenci: Tarihsel, toplumbilimsel ve ekinsel belge ve verileri tartışıp irdeleyerek işlenen derslerin özünden çıkarmalı ve kendi yaşamından, deneyimlerinden, gözlemlerinden edindiği birikimleriyle vuruşturarak özümlemelidir.5

İşte 1940’larda böylesine soylu, böylesine insancıl ve ulusçu, böylesine gerçekçi ve çağdaş yaklaşımlarla kurulan ve büyük bir özveriyle yaşama geçirilen Köy Enstitüleriydi. 1950’lerde tukaka edilen ve ocaklarına incir ağacı dikilen ulusal eğitim kurumlarımız. Köy enstitülerini kuranlar, oralarda öğretmenlik, usta öğreticilik edenler, öğrenci olanlar F.R. Atay’ın yerinde bir saptamasıyla “… ulu bir çınarı suluyor, çorak toprakları yeşertmeye, kurumaya yüz tutmuş nice soylu ağacı ormanlaştırmaya…” çalışıyorlardı. Köy enstitüleri, Türk aydınlanmacılığının biricik eğitim/öğretim kurumlarıydı. 40 yıl önce kapattılar, yerlerine de imam okullarını, Kur’an kurslarını ve ilahiyat fakültelerini getirdiler. Devrim düşmanlarına, kökten dincilere göz kırptılar.

İşte bunun için “Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı” diyoruz. O ulu çınarı yeşertmek için.

Köy Enstitüleri kapatılmasaydı bakınız neler olacaktı:

1. Bir kere köylü teknoloji ile tanışacak, ürettiği ham maddeyi sanayi malına evriltecek; iç pazar ve dışsatım malına dönüşen tarım ürünleri sayesinde gerçek Türk sanayisinin maddesel dayanağı, altyapısı hazırlanmış olacak ve sanayimiz, bugün olduğu gibi, kurtak (montaj) sanayi açmazına düşmeyecek, günümüzde belki de gerçek sanayi devrimini tamamlamış olacaktı.

2. Köylü, sanayi malına dönüştürdüğü ürünlerinden, kendisini gönence erdirecek olan geliri bol bol sağlayacağından, yorganını omuzlayıp kente yürümeyecek, böylece ne köyler boşalacak ne de kentler kocaman kocaman köykentlere dönüşmeyecekti.

3. Köylü, tanıştığı teknoloji, üretim teknolojisi ve pazarlama işlemleri bağlamında kültürleşmesini ve toplumsallaşmasını da kendi üretebileceğinden, bugünkü köylülük açmasını kıracak, kente ve kentliye sıkıntı olmayacak; kentli de tacirleşmiş kasabalı kimliğinden arınacak, kentsoylu tacir-sanayici kimliğini tamamlamış olacaktı.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.